Avustralyalı İşadamından Öğrendiklerim

In Taner Özdeş, Yazarlar Klubü by Cumhur DursunLeave a Comment

Geçen gün NTV’de zenginlerin hayatlarını içeren bir programda “Başarı ile başarısızlık arasında ince bir çizgi vardır” diyordu ünlü işadamı, İngiliz yatırımcı, 350’den fazla şirketi bulunan Virgin şirketler grubunun CEO’su Richard Branson.

Kendisine soruyorlar: “ Nasıl Milyoner olunur? “ “Milyoner olmak önemli değil, önemli olan hayallerinizi gerçekleştirmektir.””Peki Başarı nedir? “ Başarı insanın istediklerini yapabilmesidir. Para başarının yan ürünüdür! “
Bu hafta sonu yapmış olduğum iş seyahatinde ben de iki çok zengin işadamı ile tanışma imkanı buldum. Bir tanesi tamamen tesadüf, belki kaderdir!
Hırvatistan’ın deniz kenarındaki muhteşem şehir Dubrovnik’e Kaspersky firmasının davetlisi olarak gittim. Dubrovnik konusunda bir sonraki yazımda detaylı yazacağım. Eugene Kaspersky (Kaspersky’nin kurucusu ve CEO’su) Rusya Cumhurbaşkanı’ndan, ekonomiye katkılarından dolayı aldığı özel ödül ile ilgili yaşadıklarını bizlerle paylaşarak konuşmasına başladı. Arkasından Çin’de 75,000 kişiye konuşurken yaşadığı şaşkınlığı espirili bir şekilde anlattı. Sempatik tavırları, alçakgönüllüğü, vizyonu ve iş hayatına bakışı beni derinden etkiledi. 300 milyon Dolarlık bir şirketin sahibi, zamanının çoğunu özel uçağı ile dünyayı dolaşarak geçirirken bu kadar rahat tavırlarda olması, aslında iş dünyasında işlerin doğru yapıldığı zaman basit olduğunu bana gösterdi.
Eugene Kaspersky kesinlikle kendisine, vizyonuna güveniyordu. İşinin başındaydı, halen ürün geliştirmenin başında kendisi vardı. Dünyanın 3 numaralı Anti-virüs yazılımının yaratıcı bu adamının ileride 1 numara olacağına hiç kuşkum yok. Diğer günlerde mütevazi tavırlarla bizlerden biri gibi yanımıza geldi ve bizlerle sohbet etti, şakalaştı. Birlikte fotoğraf çektirdik, yemek yedik, yüzdük. 45 yaşında kazanılmış bu başarıya sadece şapka çıkarılır. Ülkemizden dünya çapında iş adamı çıkmaması beni her zaman düşündürmüştür. Niye bir Türk firması bir dünya markası olamıyor? Neyimiz eksik ki?
Bu duygularla tekrar İstanbul’a dönerken havalimanında check-in yaparken kısa boylu, mütevazi giyimli, yaşlıca, asık suratlı bir işadamı gözüme çarptı. Niye mi? Yanında kendinden oldukça genç ve güzel bir bayanın olmasındandı. Bir ara iş adamı kızın üzerine düştü. Uçağa binerken benim business sınıfına yükseltildiğim söylendi. Koltuk numaram 1A ‘dı. Bugün şanslı günüm diye düşündüm. Büyük tesadüf aynı işadamı yanıma oturdu. Kız arkadaşı (belki karısı) ise arka sırada ekonomide oturuyordu. Herhalde birlikte gözükmek istemiyordur diye düşündüm. Bu adam hangi ülkeden diye de düşündüm. First Class’da uçtuğumuz için bize özel yiyecekler geldi. Bana kraker ve sandiviç gelmişti, iş adamına ise peynir tabağı.
Birara bendeki krakerden iş adamına ikram ettim. Teşekkür etti. Bu hareketim aramızda konuşma başlatmak için bir vesile oldu. Nereli olduğunu sordum. Avustralyalıyım, dedi. İlgimi çekmişti. Daha önce hiç Avusturalyalı birisi ile tanışmamıştım. Ben de kendimin Türk olduğunu söyledim. Sonra ne iş yaptığını sordum. Bana Plastik üretimi yaptığını söyledi ( webden araştırdım 1975 yılında kurulmuş). Sen ne yapıyorsun, dedi. Ben de kendisine kitap yazarı, satış danışmanı/eğitmeni ve gizli müşteri olarak çalıştığımı söyledim. Keyifli bir iş, dedi. Infonet firmasının Genel Müdürü olduğumdan bahsetmedim. Satış konusu ile ilgilenmem ilgisini çekmişti. Satış tutkudur. Ben insanı gözlerinden okurum, dedi. Günümüzde gerçek satıcınınn olmamasından şikayet etti, hemen fiyat kıran sipariş almayı satış yaptığını sanan bir nesille karşı karşıya kaldığımızı, söyledi. Bende kendi tecrübelerimi kendisi ile paylaştım.
Diğer yandan fiyat kırmadan satabilme cesaretini göstermesi kendisine ne kadar güvendiğinin bir göstergesiydi. Sanırım başarı böyle oluyor. Firmanın web sitesinde hedefimiz diyor : “ En iyi ürünü, en iyi hizmetle, en son teknoloji ile üreterek her türlü ihtiyacınızı karşılamaktır. “
“Bugün satış yapmak ile sipariş almak arasındaki fark anlaşılmıyor. Bak bu kahve eğer $2 ise sen bunu $ 1’a satıyorsan bu satış yapmak değildir, dedi. Sizin ülkenizde rekabet yok mu diye sordum. Olmaz mı, dedi. Rakipleriniz fiyat kırarsa sizden indirim istenirse ne yaparsınız diye sordum. Satmayacağını söyledi. Ciddi olamazsınız. Bizim ülkemizde insanlar satış yapamamaktan korkar ve fiyat inerler. Siz şanslısınız çünkü patronsunuz, dedim. Güldü.
Bana göre başarı ürününüzü hızlı teslim etmeniz, her zaman stok malınızın olması, verimli işletmeye sahip olmak ve rekabetçi fiyattan satmak demektir. Kesinlikle “ucuz” değil rekabetçi.
Fiyatı pazar belirler ama siz verimli mal üreterek fiyatınızı istediğiniz rekabetçi fiyattan satabilirsiniz, dedi. Ya indirim isterse alıcı diye sordum. O zaman kesinlikle satmam, dedi. Korkmaz mısınız diye sordum. “Benim ürünüm 1. sınftır, en son teknolojiyi kullanırım, servisim mükemmeldir. Ülkenin her yerinde varım. İşimi verimli yönetirim. Ama fiyat kırmam ! “ diye yanıtladı.
Teknoloji konusunu sordum. “Ben şirketimde dünyadaki en son teknolojiyi kullanırım. Şirketim her türlü bilgi teknolojisini kullanır. Ama benim masamda bilgisayar yoktur. Benim 5 tane çocuğum var, onlar şirketi yönetiyor. Maillerimi de onlar okurlar. Bana tüm bilgiler gelir. Bütün gün bilgisayar önünde yaz dur. Bu bana göre değil. Bu tam bir saçmalık. Sürekli ekrana bakarak iş yapmak,” dedi. Surat ifadesinden bilgisayarlaşan dünyaya hayretle baktığını anladım. “Yeni nesil gerçekten bizlerden çok uzak; her şeyi bilgisayar sanıyorlar. İnsan ile temasları yok. Biz eskiden sokakta futbol oynuyorduk. Şimdi çocuklar futbolu bilgisayarda oyunuyorlar topa dokunmadan. Çok saçma !!! Ben üretim yaparım ve halen insanlarla yüz yüze iletişimden yanayım,” dedi.
Kendisinin çok başarılı ve zengin olduğunu ama nasıl düşündüğünü kendisinin de bilmediğini ama çocuklarına bir şekilde bilgisini aktardığını söyledi. İşini nasıl kurduğunu sordum. Her şeyi sıfırdan kendisinin yaptığını, kendisinin sanatkar olduğunu ve her işi kendisinin yaptığını söyledi. Ben de şanslı olduğunu aksi takdirde yanında insan tutamayacağını söyledim. “Sana katılıyorum. İşi ben bilmesem birisini işe alsam, bu kişi işi öğrendikten sonra bir süre sonra kendi işini kurar”, dedi. Ortaklığa inanmadığını söyledi. Ben de kendisine katıldığımı söyledim. Sana söyle anlatayım dedi: “İki kişi niye ortaklık kurar? Çok basit birbirinden güç alır omuz omuza. Sonra işler büyür. O zaman omuz teması azalır. Herkes farklı şeyler düşünür, yapmak ister. Yollar ayrılır, ortaklığa ben inanmam”, dedi.
Bu kadar başarılı bir işadamını bulunca sormaya devam ettim. Herşeyi sıfırdan kurmuşsanız, parayı nereden buldunuz diye sordum. “Borçlandım, sürekli borçlandım. Zaten belli büyüklüğe gelince sizi kimse batırmak istemez. Şimdi ise nakit para ile yatırım yapıyorum”, dedi. Türkiye’de kendi parası ile yatırım yapana enayi dendiğini söyledim. “Türkiye’de çok kara para var. Avustralya’da vergi kaçıramazsınız, kanunlar sert ve yaptırımcıdır. Ben de Türkiye’de olsam vergi vermezdim, bankadan borçlanırdım. İnan çok daha zengin oldurdum,” dedi.
Her zaman en son teknolojiye yatırım yaptığını, başarının verimlilikten geçtiğini ilave etti. Oldukça mütevazi bu zengin işadamı benimle sohbet etmekten sanırım keyif alıyordu. Avustralya aksanlı İngilizcesi bazen beni zorlasada o kadar dikkatli dinliyordum ki her söylediğini kaçırmamak için bazen tekrarlatıyordum.
“İşadamlarının yaptığı en büyük hata hemen büyüğü yakalama istekleridir. İngilizcede bir söz vardır: Ufak balık tatlıdır. Yapman gereken bir çok ufak balığı yemektir. Büyük balık sonunda zaten gelir. Ama hemen büyük balık avlamak istersen batarsın. Sabırlı olabilmek iş hayatında en önemli meziyettir.” Hiç hatanız olmadı mı diye sordum.
“Olmaz mı? Hatalarım olmasaydı bu duruma nasıl gelirdim” dedi. En büyük hatanız (pişman olduğunuz) nedir diye sordum. Cevap vermedi. Ben de iş adamlarının nasıl başarılı oldum yerine nerelerde hata yaptım diye yazsalar çok daha ilgi çekeceğini söyledim. Tebessüm etti. “Benim en büyük şansım işimi kendi başıma yapabilmem, ben farklı düşünüyorum. İş hayatı aslında çok basit insanlar karmaşık hale getiriyor. Ben çok düşünmem” , dedi.
“Örnek verecek olursam bu koltuktan pilotun olduğu kapıya gitmek isteyelim. Çoğu insan bin tane şey düşünür, önce şunu yapayım sonra şunu yapayım, sonra şunu yapayım deyip durur. Ben düşünmem, gerekeni yaparım” dedi. Ben de kendisi ile öğrencilere anlattığım güzel bir öyküyü paylaştım. “Bir fil varmış annesine nasıl yürümesi gerektiğini sormuş. Anneciğim demiş önce sağ ayak mı , yoksa sol mu. Yoksa iki ayak öne mi.. Yoksa İki ön ayak mı, yoksa iki arka ayakığımı önce atmalıyım. Anne sinirlenmiş. Sadece yürü demiş. Bu sert görünümlü iş adamı bir kahkaha attı. Benim samimi ve meraklı tavırlarım sanırım hoşuna gitmişti. Sohbetten nasıl keyif aldığımı anlatamam. Bu başarılı işadamı belki oğullarıyla paylaşmadığı birçok bilgiyi benimle paylaşıyordu.
Konuşmasına devam etti. “İş hayatında gördüğüm ikinci en büyük hata iş adamlarının fikirlerini sadece kendilerine saklamak istemeleridir. Bunları paylaşsalar pazarı büyütürler. Bu fikirleri beğenen ve pazara giren firmalara pazarlama yaparak aslında fikri sahibinin ekmeğine yağ sürerler. Rekabette önemli olan hız, verimlilik ve rekabetçi fiyat politikasıdır. Bu taklit edilemez. Siz iyi olduktan sonra rekabet sizi negatif etkilemez!”, dedi.
Amerika’da niye bu kriz oldu diye sordum. “Açgözlülük. Bu kriz bir günde olmadı. Amerika’nın yalnız az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere uygulamış olduğu politikalar. Kanunların ve denetimlerin boşluğu bu kaçanılmaz sonu getirdi” , dedi. Otomotiv sektörünü sorunca: “Gerçekçi olmayan satış tahmin rakamları bu çöküntüyü getirdi. Dünyada en büyük sorun gücün ve paranın el değiştirmesi. Dünya için 2 büyük tehdit Çin ve Hindistan. Her iki ülke de en son teknolojiyi Avrupa ve Amerika’dan satın alıyor ve her şeyi bire bir taklit ediyorlar. Bu dehşet verici. İşçilik ücretleri $ 1 veya altında. Bu iki ülke dünya ekonomisini ele geçirirse sorun o zaman bu ülkeler bizim gibi düşünmüyorlar. Amerika her ne kadar dünyanın polisi olduğu için rahatsiz olsak da. Amerika gibi bir ülke olmasa ne sen, ne de ben olurduk. Obama’ya güvenip güvenmediğini sordum. Olumlu düşünmediğini beden dilinden anladım. “Onu siyahlar getirdi. Onlara borcunu ödemek zorunda. Obama belki 5-10 senede yapabilir. Ama onu oraya getirenlerin sabrı yok, 2-3 senede yapılmasını isteyecekler, onu getirdikleri gibi gönderecekler. “, dedi. Clinton’un en beğendiği başkan olduğunu ve Ortadoğu’da doğru politakalar uyguladığını söyledi.
“Yeni dünyada zenginler fakirlerin zaaflarından faydalanıyorlar Sorun şu: sizin ödeme gücünüz $ 49 ise, $ 50 borçlanamazsınız. Sahip olmadığınız paralarla aldığınız evleri, arabaları aynı bankalar borcunuzu ödeyemediğiniz zaman sizden geri alıyorlar. Ödeyemeyeceğinizden daha fazla borçlanmayın. Birikiminizi yavaş yavaş yapın.”
Türkiye’ye daha önce gidip gitmediğini sordum. Kendisi 6 sene önce ülkemize gelmiş, ama gittiği yeri hatırlayamadı. Artık uçak yolculuğumuzun sonu geliyordu. Ne güzel bir tesadüf oldu, aslında ben First Class uçmam ama beni bir şekilde yükseltmişler, dedim. Gülerek bana döndü ve beni de First Class’a yükseltmişler, dedi. İkimiz de gülüştük. Bana kartvizitini verdi. Kendisine bu sohbetimizi yazacağımı ve kendisine göndereceğimi söyledim. Memnun olmuştu. Yeni insanlarla tanışma konusunda isteğim, biraz şansım ve samimi iletişimi her zaman tercih etmem bu bir saatlik uçak yolculuğunu bana inanılmaz bir hayat dersine dönüştürdü. Bana düşük fiyat teklif edilirse ben o zaman satmam diyecek kadar cesur bu iş adamının adı John P. Hills. Firmasının adı Australian Plastic Profiles web adresi ise www.app.met.au ..
Ne mi öğrendim? İnsanın bir tutkusu varsa, kendisine güveniyorsa, risk alacak cesareti varsa ve insanlarla nasıl iletişim kurulacağını biliyorsa, iş hayatı John’un söylediği gibi çok basit. Bunu karmaşık hale getiren bizleriz.. Umarım sizde bu sohbetten keyif almışsınızdır. Siz siz olun seyahat ederken, sırada beklerken yeni insanlarla tanışma fırsatını kaçırmayın. Şans her zaman size yeni iş kapıları açabilir.
Sevgilerimle,
Taner Özdeş

Leave a Comment