dogru-yanlisMutluluk yolculuğunda hepimiz erken yaşlarda karşılaştığımız olaylarda hep birilerini ya da sistemi suçladık. Sonraları değişik bilgilerden öğrendik ki sadece ve sadece hayatımızın bütün yükünü kendimiz sırtlamalıymışız. Diğer kişiler sadece bizlere kendimizi göstermek için dünyamıza girer çıkarlarmış. Yani suçu kendimizde aramalıymışız. Bununla ilgili olarak da çok acılar çektik. Her olayda “Acaba bu olay benim başıma neden geldi ?” diye sorar ve cevabını alıncaya kadar da huzursuz ve mutsuz olurduk. Hatta başkalarını suçlamamız bitmiş; (Bittiği kadar) bu sefer de her olayda kendimizi suçlar hale gelmiştik. Her olayda “Bak ben burada şöyle bir davranışsal hata yaptım, sonucu da böyle oldu” ya da “ İşte benim korkularım hep karşıma çıkıyor” veya “İşte ben bu düşünce kalıbını kırana kadar hep aynı olay tekrar edecek” der olduk…

Şimdi Size yeni bir bakış açısı verilecek. O da Suçlunun-Suçun ve hatta iyi-kötünün olmadığı bakış açısı…

Çocukların nasıl eğitim gördüğünü bilir misiniz ? Önce doğru bir davranış biçimi onlara anlatılır ve anlatılan şeyin hemen onlar tarafından yapılması beklenir. Onların bunu hemen yapamayacağı bilinse de onlara bununla ilgili sorumluluk yüklenir. Çocuk bir iki sefer bu sorumluluğu yerine getirmezse (ki getiremeyeceği çok bellidir), ona duruma göre konu tekrar açıklanır, ikaz edilir, kızılır ya da yasaklar, kısıtlamalar getirilir. Taa ki çocuk o konuya önem göstermeye, sunulan kurala uymayı öğrenene kadar.

İşte bütün bu geçişlerin bütünü/tümüdür eğitim. Yani sadece söyleyince anlama, sadece direk anlatmadan kızma ya da direk bir kere söylenince uygulayabilme değil. Aynı şekilde hayat da bizlere bir konuyu önce bir başkası üzerinden, bir kitap, din ya da ruhsal bilgi ya da gözümüzün önünde cereyan eden bir örnekle sunar. Sonra bizi bir çeşit sınava tabi tutar. Ama bu sınav sonucu belli bir sınavdır, o yüzden buna süreç demek daha doğru olur. Yani bizlerin o süreçte şöyle ya da böyle tepki vereceği önceden bellidir. Yanlış tepki verdikten sonraki pişmanlıkla eğitim görmemiz bizim için iyiyse o şekilde; süreç sonrasında maddi bir kayıp yaşayarak, bundan duyduğumuz kayıp duygusuyla bir eğitim görmemiz gerekiyorsa bu şekilde, eğer yaralanarak sağlıksal bir tehditle uslanmamız gerekiyorsa o şekilde eğitim görürüz… Çoğumuz hızlı araba kullanmayı güzel bir sarı kartlık kaza ile bırakmışızdır. Çoğumuz sigara içmeyi gerçekten doktor çok vahim bir konuşma yapınca hemen kesmişizdir.O güne kadar ne kadar çok şey söyleyen olursa olsun asla vazgeçmemiş ama söz gelimi ölüm söz konusu olunca tık diye kesivermişizdir. Aynı şekilde hesap yapmadan gönül sesimize uymayı, çok büyük kayıplar sonrasında; yalan söylememeyi çevremizdekileri kayıp ettiğimizde öğrenmişizdir.

Peki bütün bu eğitim sürecine bakış açımız ne olmalı !… Önceleri yaramaz bir çocuk gibi bize söylenen ya da hayat tarafından anlatılmak istenen ne olursa olsun ne istiyorsak onu yapmalı ve sonucunu görmeliyiz. Yani dışarı çıkarken annemiz ceket giymemizi söylüyorsa, büyük bir inatla giymeden çıkmalı ve gerçekten de verilen bilgi doğru mu onu ölçmeliyiz. Aksi takdirde bir robottan farkımız kalmaz ki şu anda bütün insanlığın durumu yaklaşık böyle. Ama Sonsuz mutluluk yolcuları her zaman alışılmışlığa, düzene aykırılığımızla ün salmışızdır… Dışarı ceketsiz çıktıktan ve gerçekten de üşüdükten sonra en olgunlarımız ilk on metrede döner ve ceketlerini giyerler (Annelerinin bütün “Ben Sana demiştim” egolarına rağmen). Biraz daha zor uslananlarımız o gece üşür ve birinden ya da gittikleri yerden bir ceket alarak problemi çözerler. En az usta olanlarımız ise o gece tir tir titreyerek, ertesi gün hasta yatarak öğrenirler…. Ama amaç burada annemizin her dediğine uymak değil; dışarıdan gelen bir uyarıyı kendi deneme sürecimizden ustaca geçirmektir.

Peki diyelim ertesi gün hasta yatıyoruz. Pişmanlıktan bin bir feryat mı edelim ? Hayır. Deneyimledik ve gördük; hepsi bu. Ne pişman olmaya, ne “Ah annemin sözünü dinleseydim”e, ne de “Benim akılsız başım” demeye gerek var. Bakış açısı sadece şu; “Ben denedim ve gördüm ki şu şudur”… İşin içine duygu katmamalıyız veya olaya bir anlam yüklememeli, pişmanlık gibi egonun en ince darbelerine kurban gitmemeli, kendimize soğuk algınlığı dışlında başka bir manevi yük yüklememeliyiz…

Şimdi sorarım Sizlere aramızda hiç yanlış yapmamış var mı ? Hiç iflas etmemiş ? Hiçbir unutkanlık yapmamış ya da hiçbir gün sorumsuzluk yapmamış ?… Hiç yalan söylememiş ya da üç kağıt açmamış…

O yüzden doğru-yanlış yoktur, o yüzden iyi-kötü yoktur, sadece eğitimin gereklilikleri vardır. Ne oluyorsa, tamamı, tümü, bütünü bizlerin evrensel süreçte daha olgunlaşması, ruhsal olarak sevgiye, saf sevgiye doğru bir yürüyüş, kendimizi tümüyle kabul ediş ve pişmanlıktan, suçtan, günahtan kurtuluş içindir… Bizler yanlış yapan varlıklar değiliz. Bizler yanlış yap/tırıl-arak öğretilen varlıklarız. Ve bilin ki o doğru da birgün ondan da daha doğrusuna geçiş yapacak…Taa ki hakikatı fark ettiğimiz, yani olayları artık eğri-doğru, iyi-kötü ya da günah-sevap olarak algılamayı bitirdiğimiz güne kadar.

Ama o güne kadar birini yalan söylediği için suçlayacak ama kendimiz de hemen arkasından çok güzel yalan söyleyecek, ertesi gün de yalan söylediğimiz için suçlanacağız. Birgün sözümona namussuzluk yaptığı için birisine kızacak, sonra biz de küçük de olsa bir anda bir namussuzluk yapacak ve sonra da namussuzlukla suçlanacağız. Birisinden alacağımızı alamadığımız için onu herkese anlatacak; sonra birgün biz de borcumuzu ödeyemeyecek ve hatta elaleme rezil olacağız…

Neye kafayı taktıysak, neye önem veriyorsak ve hatta neye hiç önem vermiyorsak hepsiyle, her kavramla helalleşeceğiz. O çok önem verdiğimiz değere her şey kadar önem verdiğimizde, önem vermediğimize de yine her şey kadar önemli olduğunu anladığımızda, kafayı taktığımız olguyu serbest bıraktığımızda inanın hayat da bizi rahat bırakacak…

Hayat Bizlere bir yanlışı yaptırarak öğreten süreçtir… Ki o yanlış bizlere ders veren en güzel doğru iş olmuştur. En güzel yoldur bildiğimiz doğruyu uygulayarak sonuçlarını görmek. Yoksa her şeyi doğduğundan, öldüğüne doğru uygulayarak yaşayan bir insan yoktur.

Ama biz bunu bütününe bakacak ve hayatın önünde saygıyla boyun eğeceğiz. Sonuçta o hem acılı, hem güzel hayat bize öğretisini verecek; bizi girdaplara sokacak ama sonra cennet bahçelerine getirecek… Kısacası bizi iyiye de kötüye de bulaştırarak her ikisinde de ayakta ve dengede kalmayı öğretecektir…

Hz.Muhammed birgün bir dernekte konuşurken kapı açılır ve içeri doğru derdini anlatarak ilerleyen bir kör girer. Hz. Muhammed köre seslenir ve susmasını, o anda orada bir konunun konuşulduğunu söyler. Hemen yukarıdan ayet iner “Ya Muhammed kim dedi Sana Senin konuştuğunun önemli, giren kişinin anlattığının ise önemsiz olduğunu”…

Hz. Musa köyde kendine göre abuk sabuk dua eden bir çobana doğrusunu öğrettikten sonra Rab ile konuşmaya geçer ve Rab kendisine sorar “Sen ne yaptın ? Şu ana kadar abuk sabuk da olsa çoban içinden geldiği gibi dua etmekteydi, şimdi ise Senin öğrettiğin gibi ama kendi gönlünden gelmeyen şekilde dua ediyor”. Hz. Musa gider ve çobana seslenir ve “Sen nasıl biliyorsan öyle yap” diyerek hastasını düzeltir.

İşte bu Dünyadaki insanlara rehber olarak gönderilmiş varlıklara bile yanlış yaptırılmıştır ki bunlar birer mesel haline gelsin ve insanlığa yayılsın. Marifet yanlışı yapmamak değil, eğer yapıldıysa/yaptırıdıysa  yanlışın, yanlış olduğunu anlar anlamaz yavaşça dümeni kırmak ve hiçbir suçlama eylemine girişmeden hareket tarzını değiştirmektir. Bunun bu gezegendeki eğitimin usulü olduğunu bilmektir gerçek.

Hele hele yanlış yapma korkusu, bizleri sadece hayattan geride bırakır, başka da hiçbir işe yaramaz. O yüzden cesur olmalı ve olay ne ise ona doğru doğru olduğuna inendığınız şekilde adım atmalı. Bakın bakalım cesaretle adım atınca neler olacak ?… Ne tür bir deneyim kazanılacak ? Bu cesaret bizi hangi olgunluğa eriştirecek ?

Hepimize zamanların en karışık şu zamanında ustalıkla dengede kalmalar ve artık yanlışlı-doğrulu eğitimin bitip de, başka bir eğitim sürecinin başladığı günler ya da tekamül ortamları diliyorum…

Ali Erdinç Başaran